Ramiz Dayı Karakterinin İlham Kaynağı, Nazım Hikmet’in Koğuş Arkadaşı Antep Canavarı Abdullah Palaz’ın Hikayesi


146
138 shares, 146 points

Ezel dizisinde Tuncel Kurtiz‘in muhteşem oyunculuğuyla herkes tarafından kısa zamanda tanınan Ramiz Dayı karakterinin ilham kaynağı aslında Abdullah Palaz adında bir suçlu. 4 kez idam cezasına çarptırılan, 740 yıl hapse mahkum edilen ve 48 yıl boyunca 38 ayrı cezaevinde yatan Abdullah Palaz, kendisini baba değil, dayı olarak tanımlıyor. Palaz, Türkiye’nin birçok hapishanesini gezmiş ve şair Nazım Hikmet ile koğuş arkadaşlığı da yapmıştır.
İşlediği tüm suçlara rağmen sevenlerinden düşmanlarına kadar herkesin saygısını kazanmıştır. Gelin Abdullah Palaz’ın ”Azrail’in Diğer Adı: Abdullah Palaz” kitabının anlattığı hayat hikayesine göz atalım.

Abdullah Palaz, Konya Cezaevi’ne geldiğinde 15 kişiyi öldürmekle suçlanıyordu. Kendisi cezaevinde ”Antep Canavarı” olarak anılıyordu. 
İlk cinayetini 12 yaşında işledi fakat bu faili meçhul olarak kaldı. Üç kez büyük koğuş baskını düzenledi. Bu baskınların en büyüğü Afyon Cezaevi’nde yaptığıdır. Yaralanmadan çıktığı koğuştan geriye 59 yaralı ve 1 ölü bıraktı. 4 kez idam cezası aldı ve 740 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Cinayet Sebebiyle Gaziantep Cezaevi’nde Yatarken Dışarıda Dayısını Öldüren ve Dayının Kaldığı Cezaevine Konan İki Kişiyi Öldürüp, İkisini de Yaraladıktan Sonra, Cezaevi Savcısı İsmail Oktay Beye Verdiği İfade Şu Şekilde:

”Savcı Beyim! Hapishanede işlediğin cinayetlerin yüzde doksan dokuzunu, sonu ölüm diye yaparsın. Ama idare buna karşı çıkar. Elimde bu silah olmasa, idarenin adamları kafamı kırarlar, sakat ederler. Ciğerlerimi sökerler. Sen bunu daha iyi bilirsin, işkence yapılır. Bunlar kanuni cezaların dışındadır. Orman kanunudur. Bak sana anlatayım Savcı Beyim, Bir arkadaşımıza, Erzurum Cezaevinde iken kumar teklif ettiler. O oynamak istemeyince de bu sefer borç para istediler. İstedikleri parayı verirken de elinden bütün parasını aldılar ve bu parayı kumarda kaybettiler. Arkadaş parayı geri isteyince vermediler. Bu arkadaş bir alet buldu, parasını alanı gece öldürdü ve cesedini helaya astı. Bu arkadaşa idam verdiler, cezası da infaz oldu. Şimdi bu arkadaş idamlık suç işlediğini bilmiyor muydu? İdam hiçbir zaman caydırıcı değildir. Ben de şu anda cezaevinde iki kişiyi öldürmüş, iki kişiyi de yaralamış durumdayım. Ama idam edilir miyim diye falan hiç düşünmüyorum. Beni icbar ettiler. Yiğit dayımı öldürdüler. Hem de arkasından kahpece vurarak. Bunları öldürmedikten sonra, ben yaşasam ne olur, yaşamasam ne olur? Öldürünce de idam edilmek vız gelir bana. Ama şunu da söyleyeyim Savcı Beyim, ne olursa olsun ben şu anda iki can almış durumdayım, içimde bir eziklik var. Ölüm akıbettir Savcı Beyim. Nasılsa öleceğiz. Bunun günü, zamanı vardır. Öleceğiz, ölmemek mümkün değil.”

Abdullah Palaz’ın Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet ile aynı koğuşta kalmışlığı da vardır ve onunla ilk karşılaşmalarındaki diyaloglarını şöyle anlatır;

“Abi” dedim, “senin suçun ne? Niye yatarsın burada?”

“Benim suçum kalemimdir. Şiirlerimdir. İnsanları sevmemdir. Memleketimi de çok severim.”

“Peki abi, biz yazmasını bilmeyiz ama, biz de insanları severiz. İnsanlara kötülük gelmesin diye bunca işler yaptık.Haksızlığa tahammül etmeyiz, haksızlığa uğrayanın yanında oluruz. Benim atalarım da bu memleket için savaşmıştır. Cenk etmiştir. O zaman bizim bunlardan da suçumuz olması mı gerekir?”

“Yok, sizin bunlardan suçunuz olmaz. Size bundan bir şey demezler, bize derler. Bu yüzden de bana ceza verirler.”

“Neden?”

“Çünkü, bana bunlardan dolayı komünist diyorlar.”

“Komünist ne demek ağam?”

“İşte bu anlattıklarım, yazdıklarım, düşüncelerim komünistlik oluyor.”

Ben bu “komünist” sözünü yeni duyuyordum. Güldüm. “O zaman demek ki, ben de komünistim de haberim yokmuş.” Bu kez de o dev gibi adam güldü:

“Yok, olmaz öyle şey. Çünkü sen haksızlıkların üzerine silahla gidiyorsun. İnsan sevgini, haksızlık yapanı öldürerek göstermek istiyorsun. Ben bu işi kalemimle yapıyorum. Kalemimle anlatıyorum. Senin silahın patladığı yerde kalır. Benim kalemim ise bu haksızlıkları anlatarak, bir gün bu düzeni patlatır, anladın mı?”

Hiçbir şey anlamamıştım. Ama bu dev gibi, yiğit adamı çok sevmiştim.

Konya Cezaevi Koğuş Baskını

Konya Cezaevi, ağası bol bir ceza evi idi. Yerli mahkumlar ile yabancı mahkumlar arasında hep bir sürtüşme vardı. Yerli mahkumlar yabancılara hemen hemen hiçbir hak tanımıyordu.
Bu durum Abdullah Palaz’ın yapısında olan bir insan için kabul edilecek bir durum değildi.  Yerli mahkumlar idare ile de iş birliği yapıyor ve cezaevini cehenneme çeviriyorlardı. Düzenlerinin bozulacağından korkan ağalar yeni gelenleri rahatsız ediyordu. Palaz dişli biriydi, namı kendisinden önce hapishaneye ulaşmıştı. Ondan hem çekiniyorlar hem de ona bir şeyler yapıp sindirmek gerektiğine inanıyorlardı.


Yerli Konyalı efeler çok kalabalıklar, hepsi aynı koğuşta kalıyor, voltaya hep birlikte çıkıyor, hiç açık vermiyorlardı. Bundan daha kötüsü ise henüz dışarıdan hiçbir alet getirtememiştim. Bende silah olarak hiç bir alet yoktu ama, param boldu. Bununla bir şeyler elbette yapacaktık. Biz yedi Antepli bize karşı olan kışkırtmalara, hareketlere hiç aldırmadan günlerimizi geçiriyorduk. Voltaya birlikte çıkıyoruz , birlikte oturup birlikte kalkıyoruz. Efeler de durup dururken bize saldıramıyorlar. Çünkü namımızı biliyorlardı. Benim silahsız olmayacağıma inanıyorlardı. Onların hesabı beni yalnız sıkıştırıp işimi bitirmekti.

Ben Ortadan Kalkarsam Çok Ünlü Bir Mahkum Hallettikleri için Onların Namı Artacaktı. Benim Hesabım ise Onların Tümünün İşini Bitirmekti.

Kaç kişilerse kaç kişiler, kalabalıklarsa kalabalık. Konya’ya gelişimin on beşinci gününde bir gardiyan ile dostluk kurdum. Oradan buradan laflarken sonunda buna çıkarıp elli lira verdim. ”Aman agam” dedim. Ne olur bana yedi bıçak bir de ateşli silah getir. Korkma seni ele vermem, bu silahlar gelince sana ayrıca yüz lira daha veririm. Biraz nazlandı, höngör möngör etti ama ben bıçaklar gelince veririm dediğim yüz lirayı da çıkartıp verince. ”Peki” dedi, yarın silahları elinde bil. Ama beni ele vermeyeceksin. Senin yiğitligine güveniyorum. Koskoca Antepli Abdullah’sın sen.

Hemen Ertesi Gün Silahlar Geldi. Yedi Antepli’nin Her Biri Artık Silahlıydı. Bıçaklarımız Vardı ki Nasıl; Her Biri Söğüt Dalı Gibi Sürmene Bıçaklar.

Ben daha o gece planı yaptım. Arkadaşlara planı anlattım. Sabaha karsı bunların koğuşunu basacağız. Kapılarını patlatacağız. Dikkatli olun, yataklarından kalkmadan bastırmamız gerekiyor. ”Yalnız ölüm istemiyorum, parmak işi (santim işi) yapacağız, göz dağı vereceğiz bunlara. Ölüm olursa bizi buradan gene sürerler. Yaralamada kalırsak sürmezler. Onlar da bizim üstünlüğümüzü kabul ederler. İyi bir düzen kurarız içerde, kimseyi ezdirmeyiz. kumarı, esrarı yasaklarız, fakirin elinden tutarız. Önden ben dalacağım içeri, siz girinceye kadar ben en efelerinden 3-4’ünü haklarım. Geri kalanları da siz içeri girince birlikte yıkarız.” Sabaha karşı bizim koğuşun kapısını yavaşça açıp dışarı çıktık. Bu yerli efelerin yattığı koğuşun önüne geldik. Onlar kendilerini emniyete almışlar, koğuş kapısı içerden sürgülü. Benimle birlikte bir arkadaş daha gerilip kapıya yüklendik. Kapı anında patladı. İlk içeri ben daldım. Kalın deve tüylü paltomu sol koluma doladım. Onunla bir kalkan gibi göğsümü koruyacaktım. Şimdi bu Konyalı efeler gafil avlanmışlardı.

Daha Ne Olduğunu Anlamadan Uyku Sersemi Bıçağı Yiyorlardı. Ben En Dipteki Ranzaya Varıp Bir Altta Bir Üstte Daldırdım Bıçağı

Onlar daha “ah anam yandım” derken bu sefer de tam karşı ranzanın üstünde ve altında yatanlar yediler bıçağı. Ama öylesine daldırıyordum bıçağı, ölümüne değil. Parmak işi yani. Ben dipte işi bitirirken arkadaşlar da içeri dalmışlar, kapı yanındaki ranzadan işe başlamışlar. Onlar da aynı benim gibi parmak işi yapıyorlar. Bacaklarına, butlarına, kollarına… Bir bağırtı, bir cayırtı ki görmeye değerdi yani. Yaralananlar sanki çok ağır yara almış gibi yerlerinden kalkmıyor ölü numarasına yatıyorlardı. Bunlara dönüp ”Bakın” dedim.. ”yaptığınız işler hep yanlıştır. Yoksulu kimsesizi ezersiniz. İdare ile iş birliği yapar cezaevini cehenneme çevirirsiniz.” Bizim gibi yabancılara hiçbir hak tanımak istemezsiniz. Bunlar yanlıştır. Bu size bir ders olsun. Bir dahakine işi böyle ufak bırakmayız, can alırız. Bunu iyi bilesiniz. Sonra şunu da unutmayın. Biz buraya camiden gelmedik. Bizim hepimizin sırtında idamlar var. Tek durun bundan sonra.”

Biz Koğusumuza Girdiğimizde İdare Kapısı Açılıp İçeri Gardiyanlar ve Jandarmalar Doldu. Bağırmaların Seslerin Geldiği Yöne Doğru Koştular.

Tabii yaralamaları yapanlar ortada yoktu. Vurulanların ifadesine göre koğuştan bizi aldılar. Biz bıçakları çoktan kaybetmiştik. Çiviydi dedik, şişeydi dedik, bıçakları vermedik. Vermedik ama bu davranışımız idarenin üstünde kötü bir tesir yaptı. Aletleri vermememiz onların disiplinini kırdığı gibi, bu aletler bizde oldukça başka hadiseler de yapacağımızdan korkmuşlardı. Ben bunun hesabını yapıyordum. Bizim yedimizi birden alıp kapalıya götürürler, orada yıkarlar bizi.

Bunu İsteseler Yapabilirlerdi. Ama Yapmıyorlardı. Bir Hafta İdare Bizim Üstümüze Gelmedi. Biz de Hiç Gürültü Patırtı Yapmadan Oturuyorduk.

Sonunda ne olacağını gördük. Ben bu Konyalı efeleri öldürmez de işi yaralamada bırakırsak bize sürgün çıkmayacağını hesaplamıştım. Sürgün çıkmayınca da yaptığımız olaydan sonra cezaevinde hakimiyeti elimize alırdık. Ama biz olayda kullandığımız aletleri vermeyince; şişti, şişeydi falan deyince, idare işi başka türlü çözememiş. Ve bizim hepimizin sürgününü çıkarmıştı. Olaydan bir hafta sonra her zamanki gibi gece yarısı koğuşumuzun kapısı açıldı. Hepimiz dışarıya çıkarıldık ve tepeden tırnağa arandık. Sürgünümüz Afyon’a çıktı. Biz Antepli yedi kişiydik, bize karşı çıkmayan, bizlerden yana gözüken beş de Konyalı arkadaş bizim aramızdaydı.”

Abdullah Palaz, 1991 yılında Şartlı Salıverme Yasası’yla dışarı çıktı ve dokuz ay sonra eceliyle vefat etti.
Eceliyle vefatının ardından devlet tarafından Karşıyaka Mezarlığı’na gömüldü. Naaşını mezarından çıkaran sevenleri onu  Gaziantep‘in Tırnatan Köyü‘ne nakletti.

Dipnot: Abdullah Palaz, Tatar Ramazan filminin ilham kaynağı olarak gösteriliyor fakat film,  Kerim Korcan‘ın aynı isimli eserinden uyarlanmıştır. Eser, 1969 yılında Korcan tarafından kaleme alınmış, aynı isimle 1990 yılında beyaz perdeye uyarlanmıştır.


Like it? Share with your friends!

146
138 shares, 146 points

What's Your Reaction?

Nefret Nefret
0
Nefret
Tuhaf Tuhaf
0
Tuhaf
Kötü Kötü
0
Kötü
Çok İyi Çok İyi
0
Çok İyi
Yani Yani
0
Yani
Harika! Harika!
0
Harika!
LOL! LOL!
0
LOL!
OMG! OMG!
0
OMG!
İşte bu! İşte bu!
0
İşte bu!
Choose A Format
Personality quiz
Series of questions that intends to reveal something about the personality
Trivia quiz
Series of questions with right and wrong answers that intends to check knowledge
Poll
Voting to make decisions or determine opinions
Story
Formatted Text with Embeds and Visuals
List
The Classic Internet Listicles
Countdown
The Classic Internet Countdowns
Open List
Submit your own item and vote up for the best submission
Ranked List
Upvote or downvote to decide the best list item
Meme
Upload your own images to make custom memes
Video
Youtube, Vimeo or Vine Embeds
Audio
Soundcloud or Mixcloud Embeds
Image
Photo or GIF
Gif
GIF format